
Emektar zimanzan'arımızdan olan rahmetli Kaya MÜŞTAKHAN'la 1990'lı yılların başında Komal'da yayınlanmak üzer bir "Kürtçe Alfabe" üzerinde çalışorduk.
Kaya abi Alfabe'yi hazırladı. Resimlemesini KOMEL Ressamları yaptı. Alfabenin sadece belli bir gruba aitmiş gibi değil daha geniş bir ulusal mutabakata dayalı yayınlanmasının daha iyi olacağı düşüncesiyle, bunu İstanbul Kürt Enstitüsü ile birlikte çıkarmanın daha doğru olacağını düşündük. O sırada rahmetli Musa ANTER, Enstitü'nün başkanlığını yapıyordu. Kendisiyle görüştük, Komal Yayınevi ile Kürt Enstitüsü arasında Alfabenin birlikte yayınlanması için protokol imzaladık.
Ne yazık ki bu protokolden hemen bir hafta sonra Musa abi, bir suikaste kurban gitti. Komal yayınevi de art arda operasyonlar geçirdi, talana uğradı ve Alfabe yayını akim kaldı.
Hem Alfabe hem de arşivleme çalışmalarında Kaya abiyle çok sıkı çalıştık. Ondan dil ve çalışma yöntemleri konusunda çok şey öğrendim. Bu sırada bana çok büyük bir ders olarak şu anektod geçti.
Diyarbakır 5 No'lu cezaevindeyken, bizim Rizgari hareketinin devamı olarak örgütlenmeye çalışılan Kürdistan Komünist Partisi çalışmalarından arkadaşlarımız tutuklandı. İddianame belli olup ilk sorgu aşamasında yine siyasi savunma yapılmasına karar verdik. Ama bu kez savunmanın yazılı olarak sadece Kürtçe verilmesini kararlaştırdık. Bu da bir ilk olacaktı...
Sorun Kürtçe (Kurmanci) bilen arkadaşlarımızın hiç bir yazınsal deneyimi yoktu. Yargıç, mahkeme, savcı, avukat, sıkıyönetim, iddia makamı, iddianame, savunma, sanık, Yargıtay, ceza usülü vb. gibi hukuk terimlerinin Kürtçesi ne olacaktı? Türkçesini ve Avrupa dillerinden gelen siyasi kavramların Kürtçesi ne olacaktı.
Öncelikle bunları sorun etmeyecek, kullanım diliyle ne biliyorsak öyle yazılacaktı. İkincisi ise Kurmanci'de karşılığı olmayan kimi sözcüklerin Zazaki ve Soranice'de karşılıkları varsa oradan alacaktık. Çünkü özellikle Soranice yazınsal olarak epeyce ilerlemişti. Koğuşlarda bu lehçeleri bile arkadaşlar vardı ve onlardan yayarlandık.
Sonuçta bu Kürtçe savunma (Yakup Çiçek, Abdullah Uzun ve Şeyhmus Özzengin'in ortak metni olarak) Diyarbakır Sıkıyönetim Askeri Mahkemesine verildi.
Ben, Kurmanci'de karşılığı olmayan sözcüklerin diğer lehçelerden alınması fikrini "büyük bir buluş!" gibi ve onay bekleyerek Kaya Abi'ye naklettğimde tepki gisterdi ve "yanlış" olduğunu söyledi. Ben de hayret ettim ve nedenini sordum,
"Lehçelerden kelime aktarımı AKRABA EVLİLİĞİ yapmak gibi bir şeydir. Dilin yapısını yozlaştırır, sakatlar. Dilin kendisi kavram türetememişse, yabancı dillerden geldiği şekliyle kavramları dile uyarlayarak kullanmak daha doğrudur." dedi...
Üzerinde düşündüğümde ve dil üzerine çeşitli teorik denemeleri okuduğumda bu öğüt bana çok değerli geldi.
Çünkü bu önermenin içinde lehçeleri birbirine benzestirerek güya ortak ama "yapay" bir ulusal dil meydana getirmenin, hem kültürel olarak hem siyasal açıdan yanlış olacağı uyarısı da yer alıyordu.
Keza her dilin kendi sosyal-tarihsel süreçte oluşmuş bir genetiği (aritmetiği) oluşuyor. Farklı lehçeler artık farklı bir yolu yürümekte olan ve belki sonucu bağımsız bir dile uzanacak olan bir yolculuktur... Bu süreç yukarıdan oturup karar biçmekle değil; dili günlük hayşatında kullanan milyonlarca insanın ihtiyaçları ile, dilin dinamizmi ve kullanım biçimleriyle belirlenecek bir süreçtir...
Keza dilde "arınmacılık" adına her yabancı sözcüğe Kürtçe bir karşılık bulmaya çalışmak, yapay bir müdahalede, dil kullanımını yabancılaştırmaktan başka bir şeye yaramayacaktır.
1970'li yıllarda Türkiye'de yukarıdan aşağya doğru "öztürkçeci" bir akım doğmuştu. Ecevit'in de bizzat öncülük ettiği bu akım "Türkçeyi Arapça, Farsça kelimelerin veya batıdan ithal edilen kavramların işgalinden arındırmak" sloganıyla ve daha çok milliyetçi-şövenist bir tınıyla hareket ediliyordu.
TDK, birçok yeni kelime icat etti. Eğer eğitim ve resmi basın yayın tekeli olmasaydı toplumda karşılık bulmayacak olan bir çok türetilmiş kelime tuttu. Bazıları ise bu desteğe rağmen tutmadı. Bir süre sonhra ise gelenekselci edebiyatçıların direnişiyle "öz türkçecilik" geriledi. Öyleki "Öztürkçe" kelimeler kullanmak, ideolojik olarak ilericiliğin, devrimciliğin, anti-emperyalist ulusçuluğun bir göstergesi gibi sayıldığı uzun bir dönem yaşandı.
Benzer akım çok daha temkinli olmakla birlikte Kürtçe'de de görülüyor. Edebiyatçıların, şairlerin, teorik ve bilimsel makale yazarlarının Kürtçe'de yeni kavramlar önermelerini yanlış bulmuyorum. Tersine doğalı olan budur. Fakat bu önermeleri "allahın emri" gibi, "doğrusu budur, bu kullanılmalıdır" dayatmacılığı çok yanlıştır. yeni kavramlar önermek ayrı, "dilimiz kirli, arındıracağız" mantığıyla yerleşmiş, kabul görmüş kavram ve sözcükleri yenileriyle değiştirme çalışmak çok yanlış.
Dilin mantığı ve doğası da bu "yapay" üretimleri kabul etmez. Bir süre sonra okurlar kendilerini çok zorlasalar da ne yazdığınızı anlamayan, onları okumayan, kendi yazdığınızla baş başa kaldığınız seçkinci bir dil fanusunun içinde kalmak kaçınılmaz olur.
İngilizcede, Almancada, Farsça, Arapça, Yunanca veya Latince başka dillerden geçmiş kelimeler yok mu? Var.. Hem de istemediğiniz kadar. Fakat bu diller kendilerinden emindir ve "aman bozulduk, arınalım" vb. diye telaş etmezler...
Nasıl ki sömürgeci asimilasyon çeşitli yasak ve dayatmalarla, zorbalıkla dilin gelişimine ket vurup engellemeye çalıştığında yanlış sonuçlar ortaya çıkıyorsa; dile buyurgan bir tarzla, yol, yöntem ve kelime dayatmak (aydınlar için biraz çekici ve tanrısal bir yetki gibi gelse de) sonuçları itibariyle yanlış olur.
Günümüze baktığımızda Kürtçe kitap, dergi,.gazete yayının geçmiş zamanlara göre çok-çok arttığını görüyoruz. Peki okuma? Kürtçe yazılmış eserleri tüketme konusunda aynı şeyi söyleyebilir miyiz?
Bunun siyasi ve sosyo-kültürel birçok nedenleri olduğu kuşkusuz. Fakat bence bir nedeni de Kürtçenin, özentili yaklaşımlar nedeniyle okura YABANCILAŞMASI'dır. Henüz bir eğitim dili olmadığı, tüm okurları kucaklayacak bir standardizasyonun bulunmadığı koşullarda, neredeyse her aydın çevresi, her gurup, dille uğraşan her çev renin kendine özgü bir dil evreni bulunuyor. Hiçbir çevrenin kendi okurunu oluşturmak gibi uzun süreçleri geçmediğini de düşünsek, yayınlanan ile geçekte okunanlar arasında bir uçurum oluşuyor.
Bunu tahminen söylemiyorum.
Uz un yıllardır zaten Kürt yayıncılığının içindeyim. Bunun deneyimleri var.
Son yıllarda da dünyaca prestiji bir yayın olan Le Monde Diplomatique'nin Kurmanci edisyonunda sayfa editörlüğü yaptım. Online erişimleri yakından biliyorum, takip ediyorum.
Fransızcadan, Almanca'dan Kürtçeye çevrilen makaleler okunmuyor. Bazı yazıları sadece benim veya başka editör arkadaşların kontrol amacıyla tıklamasıyla kaldığını bilmek çok acı. Çeviri için harcanan entelektüel, fiziki çabaya yazık...
Kürtçe düşünülüp Kürtçe yazılan yazılar ise görece daha çok okunuyor. Bunun bir nedeni hem konuları itibariyle okurların ilgisini çekmesi hem de kurulan dil itibariyle daha az yapay ve anlaşılabilir olması olduğunu düşünüyorum.
Sonuç olarak yayıncı arkadaşlara önerim şudur. Kürtçe okumayı teşvik etmek istiyorsak, şu örgüt yayıncılığında kalma üsttençi-tebligatçı tarzdan vazgeçmekte fayda var. Aydınlar elbette entellektüel üretimleri içi belli bir standarttan vazgeçmeyeceklerdir. Fakat hem gençlerin, hem çocukların okuma zevkini ve deneyimini artırmak için MAGAZİN, ÇİZGİ ROMAN, MİZAH ve daha hafif, görsel ağırlıklı dergi yayıncılığı da yapmak faydalı olacaktır derim...
Kaya abi Alfabe'yi hazırladı. Resimlemesini KOMEL Ressamları yaptı. Alfabenin sadece belli bir gruba aitmiş gibi değil daha geniş bir ulusal mutabakata dayalı yayınlanmasının daha iyi olacağı düşüncesiyle, bunu İstanbul Kürt Enstitüsü ile birlikte çıkarmanın daha doğru olacağını düşündük. O sırada rahmetli Musa ANTER, Enstitü'nün başkanlığını yapıyordu. Kendisiyle görüştük, Komal Yayınevi ile Kürt Enstitüsü arasında Alfabenin birlikte yayınlanması için protokol imzaladık.
Ne yazık ki bu protokolden hemen bir hafta sonra Musa abi, bir suikaste kurban gitti. Komal yayınevi de art arda operasyonlar geçirdi, talana uğradı ve Alfabe yayını akim kaldı.
Hem Alfabe hem de arşivleme çalışmalarında Kaya abiyle çok sıkı çalıştık. Ondan dil ve çalışma yöntemleri konusunda çok şey öğrendim. Bu sırada bana çok büyük bir ders olarak şu anektod geçti.
Diyarbakır 5 No'lu cezaevindeyken, bizim Rizgari hareketinin devamı olarak örgütlenmeye çalışılan Kürdistan Komünist Partisi çalışmalarından arkadaşlarımız tutuklandı. İddianame belli olup ilk sorgu aşamasında yine siyasi savunma yapılmasına karar verdik. Ama bu kez savunmanın yazılı olarak sadece Kürtçe verilmesini kararlaştırdık. Bu da bir ilk olacaktı...
Sorun Kürtçe (Kurmanci) bilen arkadaşlarımızın hiç bir yazınsal deneyimi yoktu. Yargıç, mahkeme, savcı, avukat, sıkıyönetim, iddia makamı, iddianame, savunma, sanık, Yargıtay, ceza usülü vb. gibi hukuk terimlerinin Kürtçesi ne olacaktı? Türkçesini ve Avrupa dillerinden gelen siyasi kavramların Kürtçesi ne olacaktı.
Öncelikle bunları sorun etmeyecek, kullanım diliyle ne biliyorsak öyle yazılacaktı. İkincisi ise Kurmanci'de karşılığı olmayan kimi sözcüklerin Zazaki ve Soranice'de karşılıkları varsa oradan alacaktık. Çünkü özellikle Soranice yazınsal olarak epeyce ilerlemişti. Koğuşlarda bu lehçeleri bile arkadaşlar vardı ve onlardan yayarlandık.
Sonuçta bu Kürtçe savunma (Yakup Çiçek, Abdullah Uzun ve Şeyhmus Özzengin'in ortak metni olarak) Diyarbakır Sıkıyönetim Askeri Mahkemesine verildi.
Ben, Kurmanci'de karşılığı olmayan sözcüklerin diğer lehçelerden alınması fikrini "büyük bir buluş!" gibi ve onay bekleyerek Kaya Abi'ye naklettğimde tepki gisterdi ve "yanlış" olduğunu söyledi. Ben de hayret ettim ve nedenini sordum,
"Lehçelerden kelime aktarımı AKRABA EVLİLİĞİ yapmak gibi bir şeydir. Dilin yapısını yozlaştırır, sakatlar. Dilin kendisi kavram türetememişse, yabancı dillerden geldiği şekliyle kavramları dile uyarlayarak kullanmak daha doğrudur." dedi...
Üzerinde düşündüğümde ve dil üzerine çeşitli teorik denemeleri okuduğumda bu öğüt bana çok değerli geldi.
Çünkü bu önermenin içinde lehçeleri birbirine benzestirerek güya ortak ama "yapay" bir ulusal dil meydana getirmenin, hem kültürel olarak hem siyasal açıdan yanlış olacağı uyarısı da yer alıyordu.
Keza her dilin kendi sosyal-tarihsel süreçte oluşmuş bir genetiği (aritmetiği) oluşuyor. Farklı lehçeler artık farklı bir yolu yürümekte olan ve belki sonucu bağımsız bir dile uzanacak olan bir yolculuktur... Bu süreç yukarıdan oturup karar biçmekle değil; dili günlük hayşatında kullanan milyonlarca insanın ihtiyaçları ile, dilin dinamizmi ve kullanım biçimleriyle belirlenecek bir süreçtir...
Keza dilde "arınmacılık" adına her yabancı sözcüğe Kürtçe bir karşılık bulmaya çalışmak, yapay bir müdahalede, dil kullanımını yabancılaştırmaktan başka bir şeye yaramayacaktır.
1970'li yıllarda Türkiye'de yukarıdan aşağya doğru "öztürkçeci" bir akım doğmuştu. Ecevit'in de bizzat öncülük ettiği bu akım "Türkçeyi Arapça, Farsça kelimelerin veya batıdan ithal edilen kavramların işgalinden arındırmak" sloganıyla ve daha çok milliyetçi-şövenist bir tınıyla hareket ediliyordu.
TDK, birçok yeni kelime icat etti. Eğer eğitim ve resmi basın yayın tekeli olmasaydı toplumda karşılık bulmayacak olan bir çok türetilmiş kelime tuttu. Bazıları ise bu desteğe rağmen tutmadı. Bir süre sonhra ise gelenekselci edebiyatçıların direnişiyle "öz türkçecilik" geriledi. Öyleki "Öztürkçe" kelimeler kullanmak, ideolojik olarak ilericiliğin, devrimciliğin, anti-emperyalist ulusçuluğun bir göstergesi gibi sayıldığı uzun bir dönem yaşandı.
Benzer akım çok daha temkinli olmakla birlikte Kürtçe'de de görülüyor. Edebiyatçıların, şairlerin, teorik ve bilimsel makale yazarlarının Kürtçe'de yeni kavramlar önermelerini yanlış bulmuyorum. Tersine doğalı olan budur. Fakat bu önermeleri "allahın emri" gibi, "doğrusu budur, bu kullanılmalıdır" dayatmacılığı çok yanlıştır. yeni kavramlar önermek ayrı, "dilimiz kirli, arındıracağız" mantığıyla yerleşmiş, kabul görmüş kavram ve sözcükleri yenileriyle değiştirme çalışmak çok yanlış.
Dilin mantığı ve doğası da bu "yapay" üretimleri kabul etmez. Bir süre sonra okurlar kendilerini çok zorlasalar da ne yazdığınızı anlamayan, onları okumayan, kendi yazdığınızla baş başa kaldığınız seçkinci bir dil fanusunun içinde kalmak kaçınılmaz olur.
İngilizcede, Almancada, Farsça, Arapça, Yunanca veya Latince başka dillerden geçmiş kelimeler yok mu? Var.. Hem de istemediğiniz kadar. Fakat bu diller kendilerinden emindir ve "aman bozulduk, arınalım" vb. diye telaş etmezler...
Nasıl ki sömürgeci asimilasyon çeşitli yasak ve dayatmalarla, zorbalıkla dilin gelişimine ket vurup engellemeye çalıştığında yanlış sonuçlar ortaya çıkıyorsa; dile buyurgan bir tarzla, yol, yöntem ve kelime dayatmak (aydınlar için biraz çekici ve tanrısal bir yetki gibi gelse de) sonuçları itibariyle yanlış olur.
Günümüze baktığımızda Kürtçe kitap, dergi,.gazete yayının geçmiş zamanlara göre çok-çok arttığını görüyoruz. Peki okuma? Kürtçe yazılmış eserleri tüketme konusunda aynı şeyi söyleyebilir miyiz?
Bunun siyasi ve sosyo-kültürel birçok nedenleri olduğu kuşkusuz. Fakat bence bir nedeni de Kürtçenin, özentili yaklaşımlar nedeniyle okura YABANCILAŞMASI'dır. Henüz bir eğitim dili olmadığı, tüm okurları kucaklayacak bir standardizasyonun bulunmadığı koşullarda, neredeyse her aydın çevresi, her gurup, dille uğraşan her çev renin kendine özgü bir dil evreni bulunuyor. Hiçbir çevrenin kendi okurunu oluşturmak gibi uzun süreçleri geçmediğini de düşünsek, yayınlanan ile geçekte okunanlar arasında bir uçurum oluşuyor.
Bunu tahminen söylemiyorum.
Uz un yıllardır zaten Kürt yayıncılığının içindeyim. Bunun deneyimleri var.
Son yıllarda da dünyaca prestiji bir yayın olan Le Monde Diplomatique'nin Kurmanci edisyonunda sayfa editörlüğü yaptım. Online erişimleri yakından biliyorum, takip ediyorum.
Fransızcadan, Almanca'dan Kürtçeye çevrilen makaleler okunmuyor. Bazı yazıları sadece benim veya başka editör arkadaşların kontrol amacıyla tıklamasıyla kaldığını bilmek çok acı. Çeviri için harcanan entelektüel, fiziki çabaya yazık...
Kürtçe düşünülüp Kürtçe yazılan yazılar ise görece daha çok okunuyor. Bunun bir nedeni hem konuları itibariyle okurların ilgisini çekmesi hem de kurulan dil itibariyle daha az yapay ve anlaşılabilir olması olduğunu düşünüyorum.
Sonuç olarak yayıncı arkadaşlara önerim şudur. Kürtçe okumayı teşvik etmek istiyorsak, şu örgüt yayıncılığında kalma üsttençi-tebligatçı tarzdan vazgeçmekte fayda var. Aydınlar elbette entellektüel üretimleri içi belli bir standarttan vazgeçmeyeceklerdir. Fakat hem gençlerin, hem çocukların okuma zevkini ve deneyimini artırmak için MAGAZİN, ÇİZGİ ROMAN, MİZAH ve daha hafif, görsel ağırlıklı dergi yayıncılığı da yapmak faydalı olacaktır derim...
Yorumlar
Yorum Gönder