DEVLET’İN “ÇÖZÜM”Ü…

Türkiye’de iktidardaki Cumhur İttifakı’nın küçük ortağı MHP lideri Devlet Bahçeli'nin 15 Ekim 2024 günü TBMM’deki grup toplantısında, “Türkiye'ye getirilirken, 'her türlü hizmete hazırım' diyen terörist başı, buyursun terörün bittiğini, örgütünün tasfiye edileceğini tek taraflı ilan etsin. Ama devletin terörle masaya oturmasını hiç kimse, hiçbir şart altında beklemesin! " diyerek PKK lideri Öcalan’a yaptığı sürpriz çağrı, “yeni bir çözüm süreci mi” tartışmalarını başlattı.

MHP gibi Kürt ulusal hakları konusunda en sert tavırları almış olan ultra-Türk milliyetçisi bir parti lideri tarafından yapılan, kendi taraftarlarını da şaşırtan, ezber bozucu bu açıklama gerçekten de ilginç…

İlk açıklamanın getirdiği spekülasyonlar bitmemişti ki Bahçeli, sonraki hafta 22 Ekim’de yine meclisteki grup toplantısında el yükselterek, Öcalan için "Tecridi kaldırılırsa, gelsin TBMM'de, DEM parti grup toplantısında konuşsun. Terörün tamamen bittiğini ve örgütün lağvedildiğini haykırsın." diyerek, çıkışlarının rastgele olmadığını bu konuda bir hazırlıkları oldukları kanısı yarattı.

Bütün siyasi ömrü boyunca Türk milliyetçiliğinin, faşist terörünün, "Kürt anasını görmesin!" siyasetinin koç başı olmuş; Kürt halkı için en küçük özgürlük kırıntısına karşı bile ayak diretmiş, 2015'de çözüm masasının devrilmesi karşılığında Erdoğan iktidarına koltuk değneği olmayı kabul etmiş bir siyasi hareketten, bir liderden bahsediyoruz.

Yıllardır siyasi bir rehine olarak AİHM kararlarına rağmen hapiste tutulan başta Selahattin Demirtaş olmak üzere HDP'nin yönetici kadrolarının, Milletvekillerinin, Belediye Başkanlarının içeriden çıkmaması için her türlü girişimin karşısına çıkan Bahçeli’yi yeni bir açılıma ikna eden ne oldu?

Muhalif bir siyasetçi tarafından dile getirilse, derhal büyük bir linç kampanyası ile karşılanıp, sonuçta hapishaneye gönderilebilecek böyle kritik bir açıklamayı Devlet Bahçeli’nin ağzından yaparak, bu çözüme potansiyel olarak en çok karşı çıkacak kesimleri bloke etmenin ardında ne var?

Bu çağrıların, PKK’nin sürekli olarak dile getirdiği, son aylarda da kitlesel gösterilerle desteklenen “Öcalan üzerindeki tecrit kaldırılsın” talebine karşılık söylenmiş gibi görünüyor. PKK lideri Öcalan, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası nedeniyle 25 yıldan beri İstanbul’da İmralı adasındaki cezaevinde tek başına hücre hapsinde tutuluyor; yaklaşık 10 yıldır ziyaretçi ve avukatlarıyla görüştürülmüyor. Örgüt sık sık Öcalan’ın yaşamından endişe edildiği veya ziyaretçi yasağının son bulması için eylemler yapıyor.

Devlet Bahçeli’nin “Tecridi kaldıralım, ama o da çıkıp terörü sona erdirdiğini, örgütü lağvettiğini açıklasın” sözleri, örgütün bu temel talebine bir cevap niteliğinde. Hatta bu sayede kÖcalan’a Meclis yolu açılabileceği vaadi taşıyor. Peki Devlet, bunun karşılığında örgütten ne bekliyor; sadece örgütü lağvedip, savaşı tek taraflı olarak bırakmasını mı?

Elbette ki kimse bu çağrıların Erdoğan yönetiminden bağımsız, Bahçeli’nin kendi fikri olarak ortaya atıldığını düşünmüyor. Nitekim Erdoğan hemen akabinde konuyla ilgili yaptığı açıklamada, “Cumhur İttifakı tarafından açılan tarihî fırsat penceresinin, kişisel hesaplara kurban edilmemesini ümit ediyoruz.” uyarısında bulunarak, ortak bir proje olduğunu göstermiş oldu.

Hemen ardından Abdullah Öcalan’ın akrabası olan DEM Parti milletvekili Ömer Öcalan’a İmralı’da görüşme izni verildi. Merakla beklenen açıklamada Öcalan’ın, “Tecrit devam ediyor. Koşullar oluşursa bu süreci çatışma ve şiddet zemininden hukuki ve siyasi zemine çekecek teorik ve pratik güce sahibim.” diyerek ılımlı bir karşılık verdiği görüldü.

Tüm bunlar gerçekten de yeni bir “çözüm sürecine” mi işaret ediyor?

Kuşkusuz bu, “çözüm”den ne anlaşıldığı ve bu ihtiyacın neden “şimdi” duyulduğu gibi soruların cevaplarıyla yakından ilgili…

Eski bir halk deyişi "Söyleyene değil söyletene bak!" der.

Gerçekte, TC'de rejimin hiç bir yapısal sorunu "çözüm" yeteneği yok; çünkü çözüm, onun gerçekten değişmesidir. Ne iktidarın, ne de ana akım muhalefetin, Türkiye’nin köklü yapısal sorunların, hele Kürtlerin, ezilen ulusal, dinsel toplulukların siyasal taleplerinin çözümüne dönük bir çözüm arayışı da iradesi de ne yazık kı görülmüyor.

O halde yapılan açıklamaları gerçek bir çözüm değil, zorunlu siyasi ihtiyaçlara karşı yapılmış taktiksel bir hamle olarak düşünmek daha gerçekçi olacaktır.

Bunun tarihsel süreçlerle de bilinen, tecrübe edilmiş bir tek nedeni vardır; o da rejimin yakın ve orta vadede kendisi için büyük bir korku ve kaygı duyması; bu nedenle de, yalnız Türkiye'de değil Ortadoğu'nun tümünde çok önemli bir siyasi enerji barındıran Kürt ulusal demokratik dinamizmini yedeklemek, nötralize etmek istemesi olabilir.

 

Devleti harekete geçiren iç ve dış endişeler

Bugünkü çağrı ve çözüm tartışmalarının hem iç hem de dış, iki güçlü nedeni olduğunu söyleyebiliriz.

İç politikayla ilgili olan kısmı, Yeni Anayasa tartışmalarıyla ilgili olmalı.

Rejimin temel yapısını belirleyen ilk 4 maddeyi dışarıda bırakan bu istek “Yeni” bir Anayasa yapılmasından ziyade, mevcut Anayasada “yine” bir değişiklik yapılarak Erdoğan’ın daha kolay bir oy oranıyla yeniden seçilmesini sağlamaya odaklanıyor. Bunun için muhalefete verilecek “taviz”, belki katı başkanlık sistemini biraz esneterek Parlamento’nun yetki ve denetiminin biraz daha genişletilmesi olabilir. Böylece Erdoğan’ın geniş yetkileri olan bir Cumhurbaşkanı olarak kalması sağlanırken, Meclis çoğunluğunu alan partinin de hükümeti kurması gibi bir ara formüle, parlamenter demokrasi ile Başkanlık sistemi arasındaki bu formül CHP’ye kabul ettirilebilir.

DEM partinin onayını almak için, Anayasa’da Öcalan’a özgürlük getirebilecek bir düzenleme olabilir. Zira Öcalan, mevcut Anayasa ve yasalar çerçevesinde ağırlaştırılmış müebbet hapisle cezalandırıldığı için afla çıkması veya mahkûmiyetinin bitmesi gibi bir şansı bulunmuyor. Ama Anayasaya “umut hakkı” denen bir madde eklenmesiyle, uzun vadede bu durumdaki mahkûmların özgürlüğe kavuşma şansı olabilecektir.

Peki DEM Parti ve seçmen kitlesinin sadece Öcalan’la ilgili düzenlemelerle yetinip, demokratikleşme ile ilgili bütün diğer siyasi taleplerinden vazgeçeceğini düşünmek ne kadar gerçekçi?

Dış politikayla ilgili yanı ise Erdoğan yönetiminin tüm Ortadoğu politikasının artık tamamen iflas etmiş olması ve manevra alanının tıkanmasıyla ilgili.

Erdoğan rejimi, Suriye’deki irili ufaklı tüm İslami cihatçı terör gruplarını desteklemek ile onları kontrol altında tutmak arasındaki denge siyasetinde, pek çok kazanım elde etti. Suriye’de bizzat işgal altına aldığı bölgelerin yanı sıra, Esad muhalifi İslami Cihatçı grupların elindeki bölgeler de TC’nin koruması altında.

Türkiye, Geçtiğimiz yıllarda Irak’ta Kürt Bölgesel Yönetimi üzerindeki hegemonyasını ve bizzat yerleştiği askeri üsleri olabildiğince artırdı. Libya’da kendi kontrolündeki paralı askerler sayesinde siyasi bir rol üstlenebiliyor. Kafkaslar’da Karabağ’ın (Artsakh) Azerbaycan tarafından işgaline katıldıklarını bizzat Erdoğan kendisi itiraf etti…

Geçtiğimiz yıl 2023, Ekim ayında Hamas’ın İsrail’e saldırılarıyla başlayan Gazze savaşında İsrail’in sınır tanımayan bir yıkıcılıkla hegemonik alanını genişletmesi; ardından Lübnan’da Hizbullah’a karşı girişilen güçlü saldırılar ve İran’la oluşan savaş ekseni, Ortadoğu’da güç dengelerinin yeniden hesaplanmasını zorunlu kılıyor. İsrail’in Ortadoğu politikalarıyla tam bir dayanışma içinde olacağını vadeden Trump’ın ABD başkanlığına yeniden seçilmesi ihtimali (ki artık bir gerçek haline geldi) bu yeniden konumlanış Türkiye açısından artık daha kritik bir boyut taşıyor.

Türkiye’nin şimdilik Kürt bölgelerini hedeflese de, bu yeni-Osmanlıcı yayılmacı siyasetinden Arap dünyasının çok hoşnut olduğu söylenemez.

Erdoğan iktidarı bu nedenle yıllardır amansız düşmanlık yaptığı, dahası birçok bölgesini bizzat işgal altıda tuttuğu Suriye yönetimiyle barış yolları arıyor. “Halk düşmanı Esed” yeniden “kardeşim Esad”e evrilmek isteniyor ve daha de derinleşen sorunlara rağmen Türkiye hevesli bir biçimde Esad yönetimine el uzatmaya çalışıyor. Sanki hiçbir şey olmamış gibi “aramızda ciddi sorunlar yok” diyebiliyor!

Aynı şekilde Türkiye, Mısır’da seçimle işbasına gelen Müslüman Kardeşler lideri Mursi’yi askeri bir darbeyle devirmiş olan, “darbeci” diyerek siyaseten tanımayacağını ilan ettiği Sisi yönetimi ile de ilişkileri normalleştirmeye çalışıyor. Öyle ki bu Sisi, Erdoğan’ın dört parmakla yaptığı “Rabia” işaretiyle, seçim meydanlarında her defasında taraftarlarına yuhalattığı bir isim, adeta bir şeytandı.

Ortadoğu politikasının baş düşmanları olarak gördüğü Esad ve Sisi’ye uzatılan el ile Öcalan’a uzatılan barış elini birlikte değerlendirmek daha anlamlı olur. Çünkü üçü de Ortadoğu politikalarıyla ilgili aynı ihtiyaca karşılık geliyor.

İsrail ve İran arasındaki savaş durumunun kapsam ve derinliği muhtemelen ABD başkanlık seçimleri sonrası için çizilecek yol haritasına bağlı olacak gibi görünüyor. Yakın vadede İran'ın hemen dağılacağını, parçalanacağını veya ani bir rejim değişikliği olacağını düşünmek gerçekçi olmayacaktır. ABD’nin de İran’a karşı kapsamlı bir müdahale programı olduğunu söylemek zor. Bu, muhtemelen İran’ın Ortadoğu’daki savaşçı uzantılarını sınırlamak, kollarını kesmekle sınırlı kalacak görünüyor. Ki bu, Körfez Emirlikleri ve Suudi Arabistan’ın da destekleyeceği bir politika olur.

İran ile Türkiye arasında, Kürdistan üzerindeki, Arap iktidarlarından boşalan güç alanlarını doldurma konusunda kıyasıya bir rekabet de söz konusu… İster sınırlı, isterse daha geniş çaplı bir operasyonun bölgedeki dengeleri değiştireceği, bundan da en çok Kürt ulusal dinamiğinin yararlanacağını korkusu var Türkiye’de. ABD'nin İran karşıtı operasyonlar için Kuzey Suriye’de  SDG yönetimini daha da güçlendireceği, Batı ittifakı için güvenilir bir müttefik sayılacağı bir sır değildir.

Bu da Suriye Demokratik Federasyonu’nun (Rojava), tıpkı Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi gibi kalıcı bir siyasi statü elde etmesi anlamına gelebilir.

Türkiye’nin bu yakın “tehlike”yi bertaraf etmek için hem kendi sınırları içinde hem de dışarıda siyasi gücü ve saygınlığı olan Öcalan'dan yardım almak istemesini bu beklentiyle açıklamak mümkün... Böylece bu alan Türkiye’nin vesayeti, denetimi altına alınabilir düşüncesi öne çıkıyor.

İsrail’in Türkiye için yakın bir tehdit oluşturduğu, Netenyahu’nun bir sonraki adımının “Anadolu toprakları” olacağı söylemi; siyasi gerçeklikten ne kadar uzak olsa da yeni siyasi siyasi dizilişe meşru bir gerekçe olarak kullanılmaya da o kadar uygun. Böylece “İsrail yayılmacılığı” tehlikesine karşı eski düşmanlarla barışmanın daha akıllıca olacağı kendi kamuoylarınca da destek bulacaktır.

Kuşkusuz bu “düşmanlar” arasında en yakın ve işbirliği yapılabilir olan Kürt ulusal hareketi olarak görülüyor olmalı.

Bunun nesnel bir karşılığı var mı? Kürt ulusal demokratik hareketi hem tarihten, hem günümüzden gelen tecrübelerle, edindiği önemli birikimlere sahip. Bunları kullanarak hem fırsatları, hem tehlikeleri, hem de kendi ajandasını gözeterek kendi yolunu çizeceğini düşünebiliriz.

 

Niyetler ve engeller

Öte yandan iktidarın bu hesaplarının umduğu gibi karşılık bulacağı oldukça şüpheli. Her şeyden önce Öcalan üzerindeki tecridin kaldırılması karşılığında “örgütün kendini tafsiye etmesi, silahları bırakması” gibi maddelerin kabul edilebilirliği oldukça naif bir beklenti olur. Daha önce kesintiye uğrayan açılım görüşmeleri ve devrilen masa deneyimlerinden hareketle örgütün; daha kapsamlı ve uluslararası garantörler olmadan böyle bir “açık çek” verme ihtimali görünmüyor.

Sivil siyaset alanında da DEM Parti için de işler kolay olmayacaktır. Demirtaş, kitle desteği oldukça geniş ve Türkiye siyaseti için de güven verici bir aktör haline geldi. Öcalan için düşünülen özgürlük seçeneğinin AİHM kararlarına rağmen Demirtaş ve diğer siyasi aktörlerden esirgenmesi kabul edilemez bulunacaktır. DEM’in bileşen sol partilerini de siyasi dayatmalara ikna etmek zor. Öcalan’ın hem siyasi kadrolar hem de kitle tabanı üzerindeki etkisi, geçen yıllar içinde bir hayli aşındı. Seçim dönemlerinde birkaç kez, AKP ve Erdoğan lehine yapılan çağrıların karşılıksız kaldığı düşünülürse, örgüt yönetimi ve sivil siyaset dinamikleri göz ardı eden söylemlerinin karşılıksız kalma ihtimali de çok büyüktür.

Bir diğer engel de Devletin kendi içinde de bu sürece tüm kurumlarıyla angaje olmamasıyla ve sistemli bir sabotaja uğrayacağı gerçeğiyle ilgilidir. Nitekim Devlet Bahçeli’nin açıklamasına en sert tepkiyi kendi eski yol arkadaşı ve şimdi İyi Parti’nin genel başkanı olan Musavat Dervişoğlu’ndan geldi, Meclis grup toplantısında ortaya idam ipi atarak başka bir şantajla karşılık verdi.

Bahçeli’nin çağrısından hemen bir gün sonra Türkiye'nin savunma ve havacılık sektörünün en önemli kuruluşlarından biri olan TUSAŞ'ın Ankara yerleşkesine yönelik bir saldırı gerçekleşti. Saldırıda 5 kişinin öldüğü, 22 kişinin yaralandığını açıklandı. TUSAŞ, insansız hava araçları programı bakımından önem taşıyordu. Neredeyse anlık olarak medyaya servis edilen kamera görüntüleri eşliğinde hükümet sözcüleri, saldırının PKK bağlantılı YPG tarafından gerçekleştirildiğini iddia etti. Ardından Suriye’de YPG bölgesine karşı yoğun bir saldırı başlatıldı.

Uzun zamandır Türkiye içinde eylem gerçekleştirmeyen PKK (veya bağlantılı grupların) tam da bu dönemde askeri bir hedefe intihar saldırısı emri vermiş olması, bu sürecin ne kadar öngörülemez tehlikelerle karşı karşıya olduğunu da gösteriyor. Bu eylemin devlet içindeki odakların, start vermesiyle ilgili olması da de büyük ihtimal. Ne zaman PKK ile “çözüm”, “açılım”, “ateş-kes” gibi konular gündeme gelse, kamuoyunu aleyhte etkileyecek sansasyonel eylemler gündemi sarsmıştır. Bu eylem talimatlarının kimin tarafından nasıl verildiği de hep “gizemli” bir sis perdesi altındadır…

Dahası: İktidar ilk kez CHP’li bir Belediye Başkanını kayyum uygulamasına aldı; İstanbul Esenyurt Belediye Başkanı Ahmet Özer “terör örgütüyle bağlantısı olduğu” gerekçesiyle tutuklanıp belediyeye kayyım atandı. Ardından Mardin, Halfeti ve Batman’ın DEM partili belediye başkanları da görevlerinden alınıp yerlerine kayyum atandı. Bunların içinde, tüm barış görüşmelerini desteklemiş olan en eski ve kıdemli politikacılardan Ahmet Türk de bulunuyor. Bir yandan “sivil siyaset” için el uzattığı izlenimi verip bir yandan da seçmen iradesini gaspeden “kayyım siyaseti”ne şiddetle devam ediliyor.

Tüm bunlar, yaratılan beklentinin aksine Cumhur ittifakının “çözüm”den ne anladığını gösteren örnekler olmalı…

Kasım 2024

Recep Maraşlı

Berlin


Yorumlar