Özellikle 12 Eylül döneminde zindanlardaki siyasi mücadelede en çok baş vurulan eylemler Açlık Grevi ve Ölüm Oruçlarıydı. Bu eylemlerde yaşamını yitiren pek çok devrimci oldu; eylemler sonucu geri döndürülemez sakatlıklara uğrayanlar da... Siyasi tutsakların hemen hepsinin yaşamında ölüm oruçları ve açlık grevleri ile ilgili acı tatlı çok önemli anıları, bir deneyimleri olduğu muhakkak. "ÖLÜM ORUCU" eylemlerinin devrimci direniş edebiyatının ve teorik tartışmaların ön planında yer aldığı söylemek yanlış olmaz.
Ölüm Orucu’nun bir hak arama ve direniş yöntemi olarak öne çıkması, tutsakların kendi bedenlerinden başka aktif bir ARAÇ kalmadığı koşullarda öne çıkıyor. Bu düzlemde iktidarın insan bedeni ve zihnini teslim alma, kendisine tabi kılıp kılamama mücadelesinin özne ve nesnesinin tamamen tutsakların bedeni olduğu koşullar söz konudur. Bu çatışma hiçbir dışsal araç olmaksızın sadece bedenimiz üzerinde verilen bir mücadeledir. Dışarıdan çok saçma göründüğü kadar, yaşandığı anda gerçekliğin ta kendisidir.
Yine dışarıdan bakışların tersine Ölüm Orucu, bir seferde karar verilen-verdirilen ve sonuçları katlanılan bir eylem biçimi değildir. Hayır ölüm orucu için insanlar son ana kadar her gün, her an yeniden ve yeniden KARAR vermek, irade göstermek zorundadırlar. Bu aynı zamanda irade savaşıdır.
Ölüm Oruçları'nın düşmanın merhametine seslendiği, aslında sizi öldürmek, sakat bırakmak isteyen bir zihniyetin sizin canınızı ortaya koymanızdan etkilenmeyeceği ve dolayısıyla Ölüm Orucu eylemlerini yanlış görenler de vardır. Ölüm Oruçlarının, iktidarı manen sıkıştırmak için etkili olma ihtimali bulunsa da eylemin asıl seslendiği yer DÜŞMAN, değil DOSTLARDIR. Kendi kamuoyunu harekete geçirebilmek; değilse tarihsel bir dava için mesaj bırakmak.. Eylemciler öncelikle seslerini kendi potansiyel dayanışmacılarına duyururlar ve iletilen mesajın niteliğine göre bu çağrı toplumda bir karşılık görebilir; küçük halka büyüyüp ekli bir enerji yaratabilir.
İşte tam da burada ÖLÜM ORUCU eylemcilerinin ister istemez en yakından etkileyip kavurduğu kişilerin başında ANNELER geliyor. Yine 12 Eylül sürecinde bu eylemlerin annelerin başını çektiği direniş örgütlenmelerine zemin yarattığına tanık olduk. İHD gibi TAYAD gibi örgütlenmeler, Cumartesi Anneleri gibi oluşumlar bu etkileşimlerin ifadeleridir.
Bütün bu bilinenlere ek olarak, çoğu kez basit bir ayrıntı gibi görünen olguya ANNE ORUCU'na dikkat çekmek isterim. Bu olguya 1984 yılında Diyarbakır 5 No'lu Zindanındaki Ölüm orucu eylemlerinde tanık olmuştum. Ölüm Oruçları toplu ölümler tehlikesinin baş göstermesi üzerine, Diyarbakır 9. Kolordu Sıkıyönetim Komutanlığı eylemcilerinin ailelerine resmi yazı veya telefonla ulaşarak, çocuklarını eylemden vazgeçirmeleri çağrısında bulunmuştu. Onlara göre Kimin öleceğine kimin yaşayacağına ancak kendilerini karar verebilirdi; “Kimse kendilerine rağmen ÖLEMEZ”di!
Çağrı üzerine pek çok aile, başta annelerimiz olmak üzere Diyarbakır cezaevi veya askeri hastanenin kapısına birikmişlerdi. İdare eylemden vazgeçirtirler beklentisiyle annelerin, bacıların çocuklarıyla görüşmelerini de sağlıyordu.
Ne var ki bu hamle tam tersi etki yaptı, eylemciler yaşadıklarını, amaçlarını, istemlerini birinci elden ailelerine, analarına anlatma fırsatı buldular. Ve anaların hepsi evlatlarının yanında yer aldı. Sıkıyönetim Adli müşavirliği başına toplu bela sarmış gibi oldu. Avukatların ve daha deyimli olanların da öncülüğüyle Sıkıyönetim önünde toplanıp, basın toplantıları vb. yaparak hem kendi aralarındaki dayanışmayı hem de kamuoyu desteği örgütlemeyi başardılar.
İşte bu hareketli günlerde diyebilirim ki istisnasız tüm ANNELERİMİZ'in de bizimle beraber ÖLÜM ORUCU tuttuklarını öğrendim. Önemli bir şey haber veriyormuş gibi değil de, laf arasında geçen sıradan cümleler, değinmeler olarak… Meğerse çoğusu çocuklar ölüm orucundayken onlar da “oruç” tutar, yiyip içmezlermiş!
ANNE ORUCU derken, çocuklarının direnişine eşlik etmek için annelerin gönüllü olarak yeme-içme veya bazı yaşamsal konforlardan zamandaş olarak vazgeçmesini kastediyorum. Cezaevinde sürdürülen eylemin, evlerdeki devamı veya izdüşümü gibi…
"ORUÇ" kavramının kutsallığı, Tanrıyla bir ilişkilenme biçimi olduğuna dair var olan kök bilgi; çocukların siyasal bir mücadele aracı olarak kullandıkları bir mücadele biçimiyle özel bir biçimde birleşmiş oluyordu. Anneler kendilerine göre bir "ORUÇ" rejimiyle ham manevi olarak da çocuklarını tanrı katında desteklemiş oluyorlardı.
Evin büyüğü olarak anne, oruç tutuyorsa evdeki kızlar, gelinler, sürekli ilişkideki akrabalar, hatta komşular bile oruca katılıyorlar. Bu annenin orucuna saygı ve destek ifade edyor.
Ailelerin yakından yaşayıp bildiği bu konunun, kamuoyu tarafından bilindiğini sanmıyorum. Çünkü bu son derece KİŞİSEL bir durumdu ayrıca. Direnişler anlaşmayla sonuçlanıp evlatları yemek yemeğe başlayınca onlar da belki bir şükür namazı ile birlikte “İFTAR” açıyorlardı.
ANNE ORUCU'nu daha geniş bir spektrumda ele almak da mümkün. Çocuklarının yemediği, yararlanamadığı şeylerden kendini mahrum bırakma biçimindeki genel annelik durumu içinde görmek mümkündür. Örneğin bir çok tutsak annesinin çocukları cezaevindeyken onun en sevdiği yemekleri ASLA pişirmediğini, yemediğini biliyoruz. Çocuklarının mahrum olduğu şeyleri kendileri de kullanmayan anneler vardır.
Ramazan ve "Oruç" tartışmalarının yoğun olduğu bu günlerde "ANNE ORUCU" nu olgusunu dikkatinize sunmak istedim. Başka ülkelerdeki ulusal ve toplumsal kurtuluş mücadelelerinde de annelere ilişkin özgün biçimler olduğuna inanıyorum. Nihayetinde “annelik” evrensel bir gerçeklik…
Sayfa dostlarımın kendilerinin bizzat tanık olduğu ve ya duydukları hikayeleri paylaşmalarını çok isterim. Belki böyle “Anne Orucu” gözlemimin lokal mi yoksa daha genel bir olgu mu olduğu üzerine verilerimiz olur.
Bu vesileyle direnişlerde ve her zorlukta evlatlarını yalnız bırakmayan ANALARIMIZA, sevgi, saygı ve minnetle..
Yorumlar
Yorum Gönder